Çocukluğumuzda iple çektiğimiz hani, bizi heyecanlandıran, mutluluktan havalara uçuran; yetişkin olduğumuzda artık, geçiştirmeye çalıştığımız doğum günlerimiz vardı. Masalsı yıllar… Bir varmışım, sonra bir yokmuş; hem varmışım hem yokmuş…
Sonra bir de bakmışım ki, kırk’lanmışım, kırk’lara karışmışım…
Oysa bir zamanlar ne çokmuşum, çocukmuşum! Döke saça ilerlediğimiz o yılları, yetişkinlikle kıyasladığımızda bir asır sürmesi boşuna değildir.
Dört yaşındaki bir çocuk için bir yıl, ömür şeridinin çeyrek dilimidir, doğumdan ölüme gerilmiş, dört mevsimi üzerinde. Ne kadar da uzun bir zamandır bu, geçmek bilmeyen!
Benim gibi kırk yaşınızı devirdiyseniz artık; bir yıl, ömür defterinizden bir sayfadır sadece. Bir pencere açılmış, bir kapı kapanmıştır sanki. Sanki az gitmiş uz gitmişsinizdir de, yine de bir arpa boyu yol alamamışsınızdır.
Dünya yuvarlağına sarılmış, sıkıca sarılmış, siz istemeseniz dahi habire çözülen, çözüldükçe kelebek kanadına dönüşen, dokunduğunuzda dağılan, ipekten bir çile gibi düşünün zamanı. İşte o çileyi açarken biz, çileyi çekerken ve çile doldururken sabırla, sona doğru yaklaştıkça daha bir sabırsızlanır zaman. Bu yüzden ömrümüzün dahi en uzun, en bereketli dönemi, çocukluk dönemidir aslında.
Eteklerimize biriktirdiğimiz taşları, bilinçaltımıza süpürdüğümüz cam kırıklarını geçtiğimiz yollara döke saça ilerleriz de dünya zamanında, yine de bitiremeyiz çocukluğumuzu. Yıllar içinde zamana saçılan o taşların izini sürerek çocukluğumuza geri dönmeye kalkarız üstelik, ama her defasında cam kırıkları kanatır yüreğimizi, yaralar…
Hani o rugan pabuçlarımız vardır ya, şairin de sözünü ettiği hani, bize bayramları hatırlatan. O pabuçlar, çocukluk bayramlarımızın imgesi gibidir adeta. Bayram arifesinde alınmış, o gece başucumuzda bir sevinci bölüştüğümüz, uykudayken bile rüyalarımızda okşamaya devam ettiğimiz, bir kız çocuğu için illa da kırmızı olan; bir türlü sabah olmaz hani, sabırsızsınızdır.

6.yaş günümde annem, teyzem ve kuzenimle birlikte
Asırlar geçip de birer yetişkine dönüştüğümüzde, o pabuçların sevincini hatırlamak hangimizin içini hüzünle doldurmaz, söyleyin?
Annelerimizin bayram sabahı, pabuçlarımızın tozunu aldığı toz bezinin arapsabunu kokusu; kardeşimizin ve bizim saçımıza özenle sürülen limon kolonyasının kokusu; arife gecesi biz derin uykulardayken ninelerinizin avuçlarımıza yakmayı unutmadığı kına kokusu; gözlerimizdeki bayram ışıltısını gördüğünde, arife günü yaşanan onca yorgunluğu unutan annelerimizin, bizi göğsüne gömdüğünde içimize çektiğimiz lavanta kokusu ve bayram namazından dönen babaların, dedelerin öpmek için uzatılan ellerinin parmak aralarına sinmiş tütün kokusu… Şimdi bile anımsadığımda, burnumun direğini sızlatan, geçmiş zaman bohçalarına özenle yerleştirilmiş hatıralara sinen, çocukluğumla bütünleşmiş kokular…
Hüzündür içimize çektiğimiz. Yıldızlardan daha uzakta, çok daha uzaklarda, artık ulaşılamayacak bir zaman diliminde kalmış çocukluğumuza hangi teknolojik aracı kullanıp da geri dönebiliriz bir daha, hangi doğum günü pastasını üfleyerek? Bu gerçeğin idrakine varmak nasıl da güçsüz, çaresiz hissettirir bize kendimizi.
Evet, biz yetişkinler, çocuklardan daha güçsüz, daha çaresiz olabiliyoruz bazen.
Oysa her şeyi mümkün kılar çocukluk. Şapkadan niçin tavşan çıkmasın? Masalların beyaz atlı şehzadesi elbette Kafdağı’nı aşarak Çin prensesini, atının terkisine atıp kendi ülkesine götürebilir. Annelerimiz, babalarımız bizi her türlü kötülükten koruyabilecek güçtedirler hem, onların her söylediği doğrudur. Annem babam güçlü olduğu için güçlüyümdür ben de. Ebeveynleriyle büyüyen her çocuğun evinde bir saltanatı vardır, masallar diyarına hükmedebilen. Arkamda onlar olduğu için ta Çin’e kadar gidebilirim, tahta atıma binip, masal diyarından geçerek; ardımda kurşun askerlerim, nehirler geçebilirim, kötü yürekli insanları yenebilirim. Ben ki, Çin ülkesinin adını ilk defa, daha okula dahi gitmezken dinlediğim masallarda duymuşumdur. Kafdağı kadar uzak, tahta atıma binip ulaşabileceğim kadar yakın bir masal ülkesidir Çin.
İnsan ne zaman büyüdüğünü anlar, bilir misiniz? Anne babasını yaşlanmış gördüğünde… Karşıdan karşıya geçerken, siz onun elinden tutansınız artık, siz onu doktora götürensiniz, hastalandığında ilaçlarını düzenli içirensiniz. İçmek istemediğinde ilaçlarını, onların çocukken size yaptığı gibi korkutansınız belki de, iyileşemezsin sonra diyerek…
Evet, gün gelir, çocukluk biter. Daha tamamlanmamışken biter… Doğum günleri hüzün verir insana. Her doğum gününde bir yaş büyürken ben, ne zamandan sonra her doğum gününde bir yaş daha yaşlanmaya başladım? O kurşun askerler, tahta atlar, kırmızı pabuçlarımız, bez bebeklerimiz, horoz şekerleri, bisküvi arası lokumlar bir şairin, yazarın, artık geçmişte kalmış mutluluğuna, hüzünlerine göndermeler yapan imgelere dönüşür.
Zaman, hep ileriye doğru akan bir nehirdir şimdi. Çok şeyler değişmiştir, ama hiçbir şey de değişmemiştir aslında; insanoğlunun dünya üzerindeki macerası başladığından bu yana. Bin yıllardır doğarız, çocuk oluruz ve sonra yetişkinizdir. Ömrümüzün en uzun, en bereketli dönemi olan çocukluğumuza özlem duyarız hep. Ne zaman ki eteklerimizdeki taşlar biter, ne zaman ki cam kırıkları keskinliğini yitirir de yüreğimizi kanatamaz; pabuçları da, tahta atları da, masalları da unutmuşuzdur.
Sahi, unutur muyuz bir gün, unutulur muyuz?
Funda Özsoy E.
- MASUMİYET MÜZESİ ROMANI ÜZERİNE BİR İNCELEME - 15.02.2026
- WİLHELM REİCH’İN “DİNLE KÜÇÜK ADAM”INDAN ONURLU BÜYÜK KADINLARA - 08.03.2025
- BİR MÜBADELE ROMANI OLARAK MEHLİKA - 04.12.2024
- KASIMLARA YAKIŞAN AH BU VAN GOGH SARISI!.. - 06.11.2024
- MİTOLOJİDEN ROMANA “NAR AĞACI” - 05.10.2024
- MASUMİYET MÜZESİ’NE BİR MASUM GEZİ - 10.09.2024
- AŞK ESTETİĞİ; CİHANIN CANINI ARAYAN KİTAP - 02.08.2024
- HALDUN TANER OKUMA MEVSİMİ - 03.06.2024
- TRAVMALAR VE ANNELİK - 12.05.2024
- BİR SES VER BANA KENDİM - 12.04.2024
- BAZI KADINLAR VE ALİCE MUNRO - 08.03.2024
- “PALTO” SAHİBİ BİR YAZAR OLARAK ŞERİF AYDEMİR - 04.02.2024
- SEVİNÇ ÇOKUM’UN KALEMİNDEN YENİ BİR HİKÂYE KİTABI: İLKİN KUŞLAR UYANIR - 01.12.2023
- SAHİPSİZ YÜZLER - 02.10.2023
- RECEP SEYHAN’IN ‘BİR SEPET HAYAL’İ - 02.09.2023
