ZAMANSIZ SEMT, ZEYREK…

Her ev için ayrı bir hikâye yazıyorum zihnimde. Aşı boyalı evi Barış Manço’nun şarkısındaki Mahur Bey’le Sakız Hanım’a ayırıyorum misal. Biraz ötesindeki yeşil boyalı evdeyse üç kuşak bir arada yaşayan ve büyük sözünün dinlendiği geniş bir ailenin yaşadığını hayal ediyorum.

“Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” diyor Yahya Kemal Aziz İstanbul şiirinde. Zeyrek, sanki tam da şairi doğrulamak için yıllara meydan okuyarak tüm renkleriyle ayakta kalmayı başarmış bir semt.

Fatih itfaiyesinin yanındaki caddeden yürüyüp, Bozdoğan su kemerlerinin altından geçer geçmez Kadınlar Pazarı’nın göz kamaştırıcı dünyasıyla karşılaşıyorum. Kemer duvarlarına sırtımı yaslayıp çarşıyı bir uçtan bir uca gözlerimle tarıyorum önce. Renk cümbüşünü andıran baharatlar, envai çeşit peynirler ve daha neler neler. Doğu’nun o eşsiz lezzetlerine kayıtsız kalamıyor insan. Gözlerimi kapatıp çarşının sesiyle dolduruyorum kulaklarımı ve sonra ağır usul adımlarla çarşının kalabalığını geride bırakıp Çinili Hamam’a varıyorum.  Tam o anda bir başka zamana ışınlanmış gibi tarihin içinde dolaşmaya başlıyor ve semtin hikâyesine kulak kabartıyorum…

Restorasyonu devam ettiği için eşsiz çinilerini görememenin hüznüyle Çinili Hamam’ı ardıma alıp önce sol sonra sağ yapınca Pantokrator Manastırı tüm heybetiyle boylu boyunca uzanıyor önümde. Her gördüğümde ilk defa karşılaşıyormuş gibi heyecanlanıyorum.  Bugünkü bilinen adıyla Molla Zeyrek Camii, 1118 yılında inşa edilmiş bir Bizans mirası ve İstanbul’da Ayasofya’dan sonra ayakta kalmayı başarmış en büyük dini yapı olma özelliğine sahip.

Öylesine büyülü ki içine girmeyi unutuyorum bir süre. Ayasofya’yı andıran tarzdaki taş avlusuna adım atar atmaz insanı içine alan, kucaklayan ve bir o kadar da saygı uyandıran bir hali var yapının. Kapısından içeri girdiği anda tüm telaşlarını kapının dışında bırakıyor sanki insan. Çünkü bu koşturmacası bol şehirde uzun uzadıya düşünemeden yaşayan; ayları gün, günleri saat hızında tüketen biz şehirlileri durmaya, biraz ağır adımlarla hareket etmeye, tefekküre davet eden vakur bir duruşu var. Sunduğu bu konforlu dinginliğin yanında mermer sütunları, kalem işleri ve 1700’lerde eklenen Hünkâr mahfiliyle de dikkat çekici bir iç mekân tasarımına sahip.

Fetihten sonra sur içinde kurulan ilk mahalle Zeyrek. Ta o günlerde inşa edilmiş ve günümüze kadar varlığını koruyabilmiş cumbalı ahşap evlerle dolu sokakları. Kimi onarım görmüş, eli yüzü toparlanmış, kimisi ise yılların yorgunluğuyla beli bükülmüş, yıkılmaya yüz tutmuş fakat her biri adeta içinde bulunduğu takvim yapraklarının dışında kalmayı seçmiş de hâlâ o günlerde yaşıyor gibi. Halihazırda bu evlerde yaşayan insanları huzursuz etmekten endişe etsem de gözlerimi alamıyorum, uzun uzun seyre dalıyorum. Cumbasında oturup perde ardından sokağı izlerken bir yandan da kahvesini yudumlayan sakinlerini düşünüyorum. Her ev için ayrı bir hikâye yazıyorum zihnimde. Aşı boyalı evi Barış Manço’nun şarkısındaki Mahur Bey’le Sakız Hanım’a ayırıyorum misal. Biraz ötesindeki yeşil boyalı evdeyse üç kuşak bir arada yaşayan ve büyük sözünün dinlendiği geniş bir ailenin yaşadığını hayal ediyorum. Zihnimde oyunlar oynaya oynaya dolaşıyorum Arnavut kaldırımlı daracık sokaklarda. Dik yokuşlarından inip çıkarken nefesim kesilse de aklım kalmasın diye ruhumun çekildiği hiçbir sokağı es geçmiyorum.

Tarihe ışık tutan bir açık hava müzesini andırıyor Zeyrek. Bizans ve Osmanlı mirasını böylesine sıkı sıkı kucaklayan başka bir semt var mıdır acaba..? Başım dönüyor bu büyülü yolculuğun etkisiyle. Bir parça nefeslenmek ve Haliç’ten Boğaz’a, oradan Süleymaniye’ye uzanan eşsiz manzaraya karşı çay içmek için Zeyrekhâne’de mola veriyorum.

Bozdoğan kemerinden başlayıp Haliç’in eteklerine doğru inen yamaçta kurulunca semt bir yokuştan diğerine nefes nefese kalsam da Fil Yokuşu’na uğramamak olmaz deyip son bir gayretle yeniden düşüyorum yollara. Baharı andıran bu kış gününde telaşsız adımlarla sokakları arşınladıktan sonra Fil Yokuşu’ndan salına salına aşağı inerken 1600’lü yıllarda bu yokuşta bulunan medresede eğitim gören çocuk Evliya Çelebi ile karşılaşıyorum ve tatlı bir tebessümle başını okşayıp “iyi dersler” diliyorum. Böylece tadı damağımda kalan bu tatlı yolcuğu hafızamın en kıymetli yerine not ederken Zeyrek’i ardımda bırakıyorum. 

Ayşenur Aydemir

 

2 Yorum “ZAMANSIZ SEMT, ZEYREK…”

  1. Anlatmak ve okumak yetmez, sizin anlattığınız yerleri gezesim geldi… Bir gün inşallah bir eskader gezisine niyetlenelim

  2. Evliya çelebiyi hazır yakalamışken, keşke şu Karakoncolos vakasını daha detaylı yazmasını söyleseydin 😉

    Keyifle okudum ve keyifle gezdim. Devamının gelmesi dileği ile…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir