GECE

“Gecesini diriltmeyenin, gündüzü de ölmüştür.”

Gece, raks eden şuh bir kadın gibi arz-ı endam ediyor.

Çehresi dolunay. Gözleri karanlıkta ışıldayan nur. Gökyüzüne yayılan simsiyah saçları ve saçlarına saçılmış yıldızdan tokaları… Rüzgârdan kolları dört bir yana ulaşır; okşar bedenleri, ürpertir tenleri. Karşı kıyıdaki belli belirsiz ışık dizisi ise belini saran kemeri. Denizden etekleri dalgalarla coşar, raksa eşlik eder kıvrım kıvrım. Coşkuyla oluşan dalgaların şırıltısı orkestranın bir enstrümanı. Rüzgârın uğultusu, ateş böceklerinin cır cır neşeli çığlıkları ise bu melodinin diğer sesleri.
Gecenin şehveti ruhumu ele geçirdi.

Bu raks devam ederken, keşfetmek istedim yeni eserler, gizemli karanlık içinde saklanmış resimler.

Yeni tabloları seyre dalıyorum bu sergide. Sahildeki sandalyemden kalkıyorum denizin kıyısında, çıplak ayak yürüyorum. Dalgalar vurdukça ıslanan ayaklarım, su çekilince daha çok hissediyor bastığım kumu, kuma saklanmış küçük çakıl taşlarını ve üzerlerinde atılan adımlardaki zorluğu.

Az önce rüzgâr serinletmişti gündüz güneşten yanan bedenimi, şimdi suyun serinliği de rüzgâra destek veriyor.

Yürümeye devam ediyorum sahil boyu. Deniz sol tarafımda kaldı, sağ tarafta yazlıkçıların evleri. Evlerin balkonlarında yaşanan, her biri diğerinden ayrı sahneler: bazısı çay demlemiş; yanında keki, poğaçası. Kiminde yakılan mangalın üzerindeki ızgaranın iştah açan kokusu. Cızırdayarak yanar etlerden süzülen yağlar. Çıkan duman umursanmaz. Lezzete hiçbir şey engel olamaz. Her mangal masasının içecek seçimi farklı. Kola, sarı gazoz, maden sodası ya da rakı, bazılarına göre mangal yapınca biraz çakırkeyif olmalı.

Tek başına oturup TV izlemeyi tercih edenler, seyrettiğinin duygusuna göre yerinde hiddetle oturup kalkanlar, az sonra balkondan düşecek gibiler. Başka bir televizyon karşısında ise dizide yaşanan duygusallığa elinde mendiliyle salya sümük katılan, hatta senaryosu kendisi için yazıldı sanan.

Yemek yemeyi hava kararınca tercih etmeyen, akşamın karanlığı basmadan yiyip gece rahat uyumak isteyen… Her kapının ardında vardır değişen hikâyeler…

“Gecesini diriltmeyenin, gündüzü de ölmüştür” denir bir sözde.

Yoluma devam ediyorum. Evleri ve eski değirmeni geçiyorum. Dalgakıran ve balıkçı barınakları ileride. Dolunay çehreli kadın oraya arkasını dönmüş, sakin, sessiz. Terk edilmiş gibi görünmekte.

Barınakların ışıkları kapalı. Önlerinde yığılmış balıkçı ağları, yoğunlaşan balık ve yosun kokusu. Dolu çöp konteynerini karıştırıp karnını doyurmaya çalışan köpekler, bulduklarını kaptırmadan yeme mücadelesindeler. Onlardan gizli pusuda bekleyen kediler, ürkek ve çekingen, kendilerine bir pay düşer mi diye beklemedeler. Nereden önüne çıkacakları bilinmez, hele renkleri siyahsa hiç seçilmez.

Gecenin bu vaktinde ürpertir içini beklenmedik her ses. Bir çıtırtı, bir hışırtı duyduğun an başlar kalp çarpıntısı. Yürümek güzeldir de korku ile yürümek pek zevk vermez insana.

Nihayet durup çevreyi kolluyorum. Etrafta kimsenin olmadığını anlayınca yere sırt üstü uzanıyorum. Gözümü dikiyorum gökyüzüne. Yıldızları seyrediyorum hevesle. Bir yanıp bir sönüyorlar, bana selam verircesine. Alıyorum selamı, varlıklarına şükran duyarak.

Ne güzel söylemiş Stephenie Meyer; “Karanlık olmasaydı yıldızları göremezdin”
Şehir hayatının aldatıcı ışıkları altında, yıldızlar gizlerler kendilerini adeta. Bu sahil kasabasının loşluğunda olanca güzellikleriyle ışıldıyorlar. Yattığım taşın soğuğunu iliklerimde hissedince kalkıyorum. Güneşten gündüz yanan taşlar, gecenin nihayetinde soğumaya başlar.

Eve dönüş zamanı, yakında sabah ezanı okunacak. Dönüşte deniz suyunda değil adımlarım. Biraz daha yolun ortasından yürüyorum. Burada çakıl taşları daha irice. Acıtıyor ayaklarımı dikkat etmeyince. Evlerin önünden geçiyorum. Balkonlar sessizliğe bürünmüş. Işıklar sönmüş. Seven sevdiğine sarılmış aşkla, kimi bedenler şehvetli kavuşmanın mutluluğunda. Ya da küçük bir kavganın ardından eşlerden biri çekyatta, diğeri karyolada.

Teheccüde kalkanlar var; elleri uzanmış Rabbine, diller niyazda. Geceye ibadetini ve gözyaşını sırlamış olmanın huzuruyla.

Sayıları az olsa da dedikodu sevenler çekirdek çitliyor hala deniz kenarına attıkları rejisör koltuğunda. Belki de yazın ve denizin tadını böyle çıkarıyorlardır onlar da.

Okuduğu kitabı bitirmeden yatamayanlar uyuyakalmış balkonun divanında; gözlüğü gözünde, kitabı göğsüne düşmüş, elleri yanda ve uykuya tam teslim olmuş pozisyonda.

Balkonların kenarındaki veya evlerin bahçelerindeki çiçeklerin renkleri seçilemiyor karanlıkta, dolunay geceyi aydınlatsa da. Gecenin esintisiyle havaya karışan leylak, yasemin ve hanımeli kokuları geliyor burnuma. Mest oluyorum rayihalarıyla.

“En karanlık gece bile sona erer ve güneş yeniden doğar” der. Victor Hugo
İşte gece nihayete ermek üzere yine. Gökyüzü sahnesi sabaha hazırlanıyor. Kapıma oturdum. Ben bu doğuşa da vurgunum.

“Gecenin en karanlık ânı, şafak sökmeden öncedir.”

Ve o en koyu ân geçilir. Sonra yavaş yavaş aydınlanır tan yeri, güneş sakince yükselir.

Güneş aya ‘merhaba’ der, ay ise güneşe ‘hoşça kal’. Sonra ayrılır yolları.
“Gecesini diriltmeyenin, gündüzü de ölmüştür. Gündüzün yiğidi olmak, gecenin âbidi olmakla mümkündür.”

Zehra Burçak

Zehra Burçak

2 Yorum “GECE”

  1. Çocukluğumun yaz tatillerini hatırlattı bu yazı bana 🙂 denizin sesi kulağımda, gecenin serinliği tenimde hissederek okudum.

  2. Bir çırpıda okudum sıkılmadan öyle güzel
    aktı ki duygularınız, duygularıma tercüman oldu.Gecenin âbidi olabilenlerden olmak umuduyla
    Kaleminize ruhunuza sağlık…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir